bir tarafta "acıyı göğüsle, logosa sığın, elinde olmayanı kabullen" diyen bir ahlak felsefesi; diğer tarafta "zaten hiçbir şey elinde değil, çünkü sen de yoksun, bir kod satırısın" diyen bir metafizik iddia. stoacılık, insanın iradesini evrenin tek gerçek mülkü ilan ederken; simülasyon teorisi, o iradenin bile bir simülasyon parametresi olabileceğini fısıldar. ikisi de aynı soruya farklı kapılardan girer: gerçekten control edebildiğimiz bir şey var mı? zamanında yazdığımız gibi (bkz: stoacılık), "elinde olma" hissini sorgulamaya başladığın yerde felsefe başlar; simülasyon teorisi ise tam o noktada elini tutup "o his de render edilmiş olabilir" der. yani biri seni sakinleştirir, diğeri uyandırır; hangisinin daha flaş gerçeği olduğunu kimse bilmiyor. klasik bir ikilem: ya kaderi kucakla, ya da kaderin bir if-else bloğu olduğunu kabullen.