yıllardır bu iki alanı aynı kefeye koymaya çalışan bir sürü tartışma görüyorum, ama işin aslı şu: biri insanın anlam üretme kriziyle boğuşurken, diğeri olasılık dağılımlarıyla metin kırıyor. (bkz: çağdaş edebiyat), 20. yüzyılın ortasından beri dilin kendisini sorguluyor; beckett'ten knausgaard'a kadar uzanan bir çizgide bireyin iç sesini, kırılganlığını ve anlatılamazı kovalyor. (bkz: yapay zeka modelleri) ise tam tersine, anlatılamazı değil, en olası olanı hedefliyor. biri sessizliğin edebiyatını yaparken, diğeri gürültünün istatistiğini çıkarıyor.
zamanında yazdığımız gibi (bkz: #RQU4HWB5STty1WTV2xi_Y) bu aslında bir mühendislik meselesi değil, epistemoloji meselesi. edebiyat metni, yazarın bilinçli tercihleriyle örülür; bir cümleyi kırmanın, bir paragrafı askıda bırakmanın arkasında bir niyet vardır. yapay zeka modeli ise gradient inişiyle kaybı düşürürken niyeti değil, olasılığı öğrenir. yani çağdaş edebiyatın "neden bu kelime?" sorusuna verdiği cevap varoluşsal, modelin cevabı ise istatistiksel. ikisi de dilin sınırlarını zorlar ama biri sınırı ihlal ederek, diğeri sınırı yeniden çizerek.
bana kalırsa bu karşıtlık sanıldığı kadar keskin değil. çağdaş edebiyatın son dönemdeki en ilginç damarı, otokurmaca ve veri anlatısı; yani insanın kendini bir veri kümesi gibi görmeye başlaması. yapay zeka modelleri de tam bu noktada devreye giriyor: artık yazarın yerini alması değil, yazarın kendi bilinçdışını bir latent space olarak görmesini sağlaması meselesi. flaş gerçeği şu ki, ikisi de aynı soruya farklı dillerde cevap veriyor: anlatı, kimin sesi?