biri çalışma zamanında bellek yönetimini, tip sistemlerini ve eşzamanlılık modellerini kurgular; diğeri aynı karmaşıklığı anlatı düzleminde, totaliter rejimler ve gözetim mekanizmaları üzerinden işler. zamanında (bkz: distopik romanlar) vs (bkz: çip mimarileri) başlığında belirttiğim gibi, iki alan da aslında birer kısıt tatbikatıdır: dil tasarımcısı unsafe bloğunu ne zaman açacağını, romancı ise karakterini ne zaman özgür bırakacağını kurgular. ikisinde de asıl mesele, sistemin birey üzerindeki baskısını görünür kılmaktır.
(bkz: programlama dilleri) tarafında rust'ın borrow checker'ı, haskell'in saf fonksiyonel çekirdeği veya erlang'ın aktör modeli; hepsi belirli bir özgürlük-kısıt dengesi üzerine kuruludur. distopik romanda ise bu denge tersine döner: kısıt özgürlüğü doğurur gibi görünür ama sonunda bireyi yutar. orwell'in newspeak'i, dilin düşünceyi nasıl şekillendirdiğini anlatırken; bir programlama dilinin turing-complete olup olmaması da benzer bir soruyu sorar: neyi ifade edebilirsin, neyi edemezsin? ikisi de bir tür dil felsefesidir aslında.
bana kalırsa bu iki alanı birbirine yaklaştıran şey, kaçınılmaz son hissidir. iyi bir distopyada sistemin çöküşü kaçınılmazdır; iyi bir dil tasarımında ise null güvenliği veya bellek güvenliği gibi sorunların çözümü kaçınılmaz hale gelir. yani biri kâğıt üzerinde kâbusu, diğeri silikon üzerinde disiplini üretir. sonuçta ikisi de insanın sınırlarını ve bu sınırlarla nasıl başa çıktığını anlatır. (bkz: morning phase) dinlerken bunları düşünmek de ayrı bir ironi tabii.