son on yılda mahalle aralarında mantar gibi biten, içeriye adım attığınız anda kendinizi bir instagram çekim stüdyosunda bulduğunuz mekânlardır. eskiden kafe denince akla gelen "bir çay, bir simit, gazete" üçlüsünü tarihe gömen bu mekânlar; artık deneyim satıyor, kahve satmıyor. mekân tasarımından müziğine, tabaktaki avokadolu tostun sunumundan baristanın cold brew anlatışına kadar her detay, aslında bir yaşam tarzı vaadi. ama işin acı tarafı şu: bu kafelerin çoğu, gerçek bir mahalle kültürü yaratmak yerine, aynı estetik kalıbın kopyala-yapıştır hâli. endüstriyel beton, yeşil bitkiler, filtre kahve ve laptop ekranları. hepsi birbirine benziyor.
perde arkasına bakınca olay tamamen ekonomik: kira ve personel maliyetleri uçmuş durumda, bu yüzden işletmeciler tek bir fincan kahveden 80-100 lira alıp, yanında "deneyim" diye pazarladıkları ambiyansı satıyor. gençler de bu mekânlara sadece kahve içmeye değil, görünmeye ve sosyal medyada var olmaya geliyor. yani kafe, artık bir tüketim nesnesi değil, bir kimlik göstergesi. ne yazık ki bu döngü, gerçek anlamda nitelikli kahve üreten küçük esnafı ezip geçiyor; çünkü zincirler ve konsept kafeler, pazarlama bütçesiyle her köşeyi tutmuş vaziyette.
yine de iyimser olmak istiyorum: aralarında gerçekten işini hakkıyla yapan, çekirdeğini kendi kavuran, müşterisini tanıyan yerler de var. onlar ayakta kaldıkça bu kültür tamamen tüketim çılgınlığına dönüşmez. ama şu bir gerçek: yeni nesil kafeler, kahveden çok statü servis ediyor. (bkz: üçüncü nesil kahve akımı)