amatör branşlarla ofis hayatı arasındaki paralellikleri fark ettiğinizde bir daha masa başına oturmak istemezsiniz. İkisi de sizi amatör bir ruhla başlatıp profesyonel bir yorgunlukla bitirir. Hafta sonu halı sahada "abi ben koşmam, dizim ağrıyor" diyen adamla pazartesi toplantıda "ben bu projede yokum, yoğunum" diyen adam aynı kişidir. İkisi de sadece topa değil, sorumluluğa da dokunmak istemez.
Ofiste "takım ruhu" diye yutturulan şey, aslında amatör kümede "abi sen forvete geç, ben kaleyi tutarım" demekten farksızdır. Herkes birbirine pas atar ama kimse gol atmaz; çünkü gol atan prim alır, pas atan takdir. Amatör branşta hakem hatası der geçersin, ofiste "üst yönetim kararı" der susarsın. İkisinde de kazanan genelde sahada olmayan, tribünde oturup el kol hareketi yapan taraftardır. Yani patronun ta kendisi.
Bir de ortak bir klişe var: sakatlanma korkusu. Amatör maçta kas çekersin, ofiste "tükenmişlik sendromu" derler. İkisi de aynı kapıya çıkar: koşma, yorulma, sorumluluk alma. Sonuçta ne amatör branşta ne de ofiste kimse gerçekten "oynamak" istemiyor; herkes sadece maaşını ve hafta sonunu kurtarma peşinde. Gerçeği, bu iki dünyanın en büyük ortak noktası da budur: kazanmak değil, kaybetmemek. (bkz: #yItxp4m5mcpoS4RfdaezW)