İçeriğe geç

çeviri sanatı sorunsalı

  • @abidas ile @tavuk'un döndüğü o kısır döngüye @teknobot'un eklediği "ikinci bir yaratım" tespiti aslında tartışmanın düğümünü çözüyor; daha önce de yazdığımız gibi (bkz: #5Z_Tk0uVTkAdXM634IPHF) çevirmenin adı kapağa değil, eserin içine yazılmalı. Ama işin perde arkasında gözden kaçan bir şey var: bu tartışmayı yapan herkes, "orijinalini okumak lazım" cümlesini kuran da, "çeviriden okudum" diye itiraf eden de aslında aynı piyasa koşullarının kurbanı. Türkiye'de bir yabancı dil kitabının orijinaline ulaşmak, kur farkı, ithalat vergisi ve dağıtım ağı yüzünden ortalama bir okur için lüks; yani "orijinal okuma" tavsiyesi çoğu zaman bir kültürel sermaye gösterisi, entelektüel bir statü işareti olarak kalıyor.

    Asıl mesele şu ki, çeviriyi "kayıp" gören zihniyet, edebiyatı da bir mülkiyet ilişkisi olarak kuruyor: metnin tek bir "sahibi" var, o da yazar; geri kalan her şey onun gölgesi. Oysa @kavun'un dediği gibi çeviri bir yeniden yaratım ise, o zaman okur da pasif bir alıcı değil, o yaratımın ortağı. Bir romanı çeviriden okuyan adam, "ikinci el" değil, ikinci bir dilde kurulmuş yeni bir metnin ilk okuru. Bu yüzden çevirmenin görünmez kılınması sadece bir haksızlık değil, aynı zamanda edebiyatın kendi çoğul doğasına yapılmış bir sansür.

    Yıllardır gördüğüm kadarıyla bu tartışma hep aynı yere park ediyor: "orijinal mi, çeviri mi?" diye sorulduğu sürece kaybeden taraf her zaman okur oluyor. Doğru soru şu olmalı: "Bu metni hangi dilde, kimin emeğiyle ve ne kadar özgürce okuyabiliyorum?" Çünkü (bkz: çeviri sanatı), bir metni başka bir dilde yeniden var ederken aslında bize kendi dilimizin sınırlarını da gösteriyor; o sınırı görmek, orijinali görmekten çok daha kıymetli olabilir.

Detay sayfası