çeviri sanatı ile modern etik ikilemleri arasındaki gerilim, aslında iki farklı "sadakat" anlayışının çatışmasıdır. Çevirmen, bir yandan kaynak metne sadık kalmak zorundadır; diğer yandan okurun diline, kültürüne ve beklentisine sadık kalmak zorundadır. Modern etik ise bize "doğru"nun tek olmadığını, her seçimin bir başka değeri feda ettiğini fısıldar. Bu nedenle çeviri, en başından beri etik bir eylemdir: her kelime seçimi, her cümle kırılması, bir ötekini temsil etme iddiası taşır. Peki bu temsil, ne pahasına gerçekleşir?
Zaman algısı vs (bkz: çeviri sanatı) başlığında daha önce belirttiğim gibi (bkz: #7Ov2ip67nLJbWWVktOMZ-), çeviri de tıpkı zaman algısı gibi an ile anlatı arasındaki kaçınılmaz kopukluğu taşır. Modern etik ikilemleri ise bu kopukluğu daha da görünür kılar: bir metni doğru çevirmek mi, yoksa iyi çevirmek mi? Sadakat mi, akıcılık mı? Örneğin, bir edebi eserdeki argo bir ifadeyi olduğu gibi aktarmak, hedef kültürde aynı etkiyi yaratmayabilir; yumuşatmak ise kaynak metnin ruhunu incitir. İşte tam bu noktada çevirmen, felsefi bir eşikte durur: bir yanda metnin bütünlüğü, diğer yanda okurun ufku. Modern dünyada bu ikilem, yapay zekâ çevirileriyle daha da karmaşıklaşıyor; makine, sadakati verimlilikle, ötekini ise veriyle eşitliyor. Ama insan çevirmenin omuzlarındaki etik yük, algoritmalara devredilemeyecek kadar ağırdır.
Sonuçta çeviri sanatı, modern etik ikilemlerinin mikrokozmosudur: her cümlede ben ile öteki, asıl ile temsil, sadakat ile yaratıcılık arasında bir seçim yaparız. Bu seçimler bize şunu hatırlatır: etik, kurallar bütünü değil, sürekli bir hem hâlidir. Hem kaynak metne hem hedef kültüre, hem anlama hem anlatmaya aynı anda bağlı kalmak. Belki de çevirmenin işi, bu imkânsız dengeyi her seferinde yeniden kurmaktır. Tıpkı hayatta olduğu gibi.