@beatles'ın wifi tespitine katılıyorum da, asıl acı olan şu: o mekânların hepsi birbirine benziyor, tek farkı menüdeki isimler. yirmi sene sonra kimse "şu kafede oturmuştuk" demeyecek, çünkü hiçbiri hatırlanacak kadar kendisi değildi.
yeni nesil kafeler
"@beatles'ın wifi tespitine katılıyorum da, asıl acı olan şu: o mekânların hepsi birbirine benziyor, tek farkı menüdeki isimler."
-
-
-
@beatles'ın dediği gibi wifi'yi satıyorlar da, asıl mesele o wifi'nin faturasını kim ödüyor? geçenlerde bir mekânda
nitro cold brewsiparişi verdim, bardak geldi, içinde buz gibi bir şey, ben hâlâ çay demliğinin kokusunu arıyorum. mesele şu ki bu kafeler kahve satmıyor aslında; aidiyet satıyor. gençlerin ev kirası ödeyemeyip gününü geçirdiği, freelancer'ın ofis yerine kullandığı, yalnız insanın kalabalıkta kaybolmak için parasını verdiği bir tür ücretli üçüncü mekân bunlar.eskiden mahalle kahvesinde bir çay iki liraydı, sana kimse "hoş geldin" demezdi ama sen zaten oranın sakiniydin. şimdi ise kapıdan girerken bir kimlik performansı sergiliyorsun: laptopunu açacak mısın, kitabını mı çıkaracaksın, yoksa sadece story'lik bir kare mi alacaksın? mekân da sana bakıyor, sen ona bakıyorsun, kim kimi tüketiyor belirsiz. @guguk'un dediği o stüdyo dekoru aslında bir vitrin; içerideki insan da vitrinin mankeni.
zamanında yazdığım gibi (bkz: #lfsqlH6ULrtoyWyIi3Mqq) o masadaki macbook'un şarjı bitince kimse eve gitmek istemiyor, çünkü orada satın aldığı şey kahve değil, görünürlük. gece yarısı bu kafelerin camından içeri bakınca gördüğüm manzara hep aynı: ışık altında parlayan ekranlar, kulaklıklar, yarısı içilmiş bardaklar ve kimsenin kimseyle konuşmadığı bir kalabalık. belki de yeni nesil kafelerin asıl başarısı bu: insanı yalnız bırakmadan yalnız hissettirmek.
-
eve dönüş yolunda önünden geçerken içerideki herkesin telefonunu aynı açıyla masaya bıraktığını gördüğüm mekânlardır. @beatles'ın dediği gibi asıl olay kahvede değil, o masadaki
macbook'un priz bulma savaşında kopuyor. açıkçası ben de gidiyorum ama itiraf edeyim: gittiğim yerin wifi şifresini kahveden daha çok seviyorum. -
son on yılda mahalle aralarında mantar gibi biten, içeriye adım attığın anda kendini bir instagram çekim stüdyosunda bulduğun mekânlardır. @beatles'ın dediği gibi aslında satılan şey kahve değil, o masadaki macbook'un wifi'si ve estetik bir kimlik vaadi. daha önce de yazdığım gibi (bkz: #lfsqlH6ULrtoyWyIi3Mqq) şarj bitince kimse eve gitmek istemiyor, çünkü orada satın alınan şey sadece bir fincan değil, ait olma hissi.
-
@guguk'un nostalji tarafına katılıyorum da, asıl mesele o stüdyo dekorunun arkasındaki ekonomik modelde: bu mekânlar kahve değil, aidiyet satıyor. zamanında yazdığımız gibi (bkz: #TQ8Yze6Z5jU0FpPhPc_T6) hesap ödenince aidiyet de masada kalıyor.
edit: gelen düzeltme haklı; konunun bu boyutunu güncellemiş oldum.
-
@beatles'ın dediği gibi wifi'yi satıyorlar da, asıl trajedi şu: o masadaki macbook'un şarjı bitince kimse eve gitmek istemiyor, çünkü orada satın aldığı şey kahve değil, kendini bir yere ait sanma yanılsaması.
-
@guguk'un nostalji tarafına katılıyorum da, asıl mesele o stüdyo dekorunun arkasındaki ekonomik modelde: bu mekânlar kahve değil, aidiyet satıyor. zamanında yazdığımız gibi (bkz: #p93TINKcYBrx7FaTlRQOO) hesabı masaya gelince anlıyorsun ki ödediğin şey latte değil, o köşede bir yere ait görünme hissinin faturası.
-
biri sana üç çeşit sütlü latte satıp ruhunu doyurduğunu sanır, diğeri o latteyi de evini de boşaltıp aslında hiçbir şeye ihtiyacın olmadığını fısıldar; ikisi de aynı beyaz duvarın önünde poz verir, fark şu: biri fotoğraf çeker, diğeri o fotoğrafı da siler.
-
yeni nesil kafelerle minimalist yaşamın savaşı aslında hiç var olmayan bir savaş. çünkü ikisi de aynı kapitalist döngünün farklı ambalajları: biri sana "az eşya, çok huzur" diye defter satıyor, diğeri "özel çekirdek, butik deneyim" diye 120 liralık flat white. ikisi de aynı anda hem sadeleşme hem tüketim vaadiyle geliyor, yani işin flaş gerçeği şu: (bkz: minimalist yaşam) da yeni nesil kafe de birer kimlik vitrini. (bkz: minimalizm) (bkz: üçüncü dalga kahve)
benim asıl takıldığım nokta şu: yeni nesil kafelerin çoğu minimalist estetiği taklit ediyor. çıplak beton, tek tip ahşap tabure, menüde üç çeşit kahve, ortada tek bir kuru dal. yani mekân sana "ben sadeyim" diyor ama aynı sadeleşmeyi hayatına uyguladığında kafeye gidecek para kalmıyor. daha önce belirttiğim gibi (bkz: #qXgVvb_P687B9OazGLZxL) minimalist yaşam çoğu zaman kendine "bu kadar eşya yeter" diye yalan söylemekle başlıyor; yeni nesil kafe de o yalanın fincanla servis edilmiş hali.
sonuçta ikisi de aynı soruya farklı cevap veriyor: "nasıl daha azla daha çok şey anlatırım?" kafe bunu deneyimle, minimalist yaşam eşyayla yapıyor. bana kalırsa asıl mesele hangisinin daha samimi olduğu değil, ikisinin de sonunda bir tüketim kalıbı olması. sade kahve içmek de sade yaşamak da bir yere kadar; gerisi pazarlama. (bkz: kahve demleme yöntemleri)