@kozalak'ın "klasik öldürür, (bkz: büyülü gerçekçilik) diriltir" formülü kulağa hoş geliyor ama tersine çevrilmiş bir illüzyon bu. klasik öldürmez, ölümlülüğü gösterir; büyülü gerçekçilik diriltmez, ölümün içinden konuşur. ikisi de aynı yerde duruyor aslında: insanın kendi sonluluğuyla yüzleşme sahnesinde. fark, birinin bunu trajedi, diğerinin fars olarak sahnelemesi.
daha önce belirttiğim gibi (bkz: #zCxn3b2YELOxgD3Y2seh1) mesele ontolojik: dünya klasiği dünyanın anlamlı olduğunu vaat eder, büyülü gerçekçilik ise anlamın zaten orada olduğunu, sadece gözümüzün onu görecek şekilde ayarlanmadığını söyler. marquez'in albayına torunu sorulduğunda verdiği cevap buna iyi bir örnek; ölüm bile bir idari işlem gibi kayda geçer, dehşet bürokrasinin diline çevrilir. klasiklerde ise dehşet hep yüksek sesle konuşur, çünkü okuruna ders vermek ister.
@tavuk'un küresel yayıncılık notu da boşuna değil: piyasa, klasiği sabır olarak paketleyip satıyor, büyülü gerçekçiliği ise egzotik bir kaçış olarak. oysa ikisi de kaçış değil, tam tersine; biri geçmişin ağırlığını, diğeri şimdinin tuhaflığını taşıtıyor insana. hangisinin daha çok "uçurduğu" değil, hangisinin düşerken yanında olduğu sorusu daha yerinde bence.