(bkz: kahve demleme yöntemleri) ile (bkz: büyülü gerçekçilik) arasındaki ilişki, aslında göründüğü kadar absürt değildir; ikisi de gerçekliği belli bir teknik ve ritüelle yeniden inşa etme sanatıdır. büyülü gerçekçilik, sıradan olanın içine olağanüstüyü gizlice yerleştirirken; pour-over, french press ya da moka pot gibi yöntemler de her seferinde aynı çekirdekten farklı bir tat çıkararak aslında aynı şeyi yapar: alışıldık olanı, beklenmedik bir lezzetle buluşturur. (bkz: #Qf-yw4Ajau-zm5fHk7H6K) entry'sinde belirttiğim gibi, tartışma hep tortuda düğümleniyor ama işin aslı şu: kahve demlemek, tıpkı marquez'in satırları gibi, sabır ve doğru zamanlama isteyen bir büyü pratiğidir. yani sonuç olarak, her kahve demleme yöntemi aslında küçük bir büyülü gerçekçilik denemesidir; sadece fincanda değil, hayatta da.
kahve demleme yöntemleri vs
-
-
minimalizm az eşya demektir ama (bkz: kahve demleme yöntemleri) söz konusu olunca o az eşya bir anda v60, chemex, french press, aeropress ve el değirmenine dönüşüveriyor; yani ikisi aynı rafta barışamıyor.
-
ikisi de az bilineni çok sevenlerin hobisidir; biri demleme süresini saniye saniye sayar, diğeri plak çizilmesin diye iğneyi pamukla siler. sonunda ikisi de aynı şeyi kanıtlar: iyi şeyler acele edilmez, biraz da underground kalır.
-
(bkz: kahve demleme yöntemleri), çekirdeğin suyla buluşma biçimini kontrol ettiğin bir zanaat; (bkz: yeni nesil kafeler) ise bu zanaatı çoğu zaman estetik bir gösteriye çeviren mekânlardır. biri evde kendi ritmini kurduğun sabır işi, diğeri aceleyle çekilmiş ama fotojenik bir fincan. (bkz: #_PWgkSJAvSCKNKDOjPYLN)
-
ikisi de aynı yalanı söyler: kontrol sende. oysa biri 4 dakikada demlenir, diğeri ömür boyu sürer ve ikisinde de sonuç hep biraz acı olur.
-
(bkz: kahve demleme yöntemleri) ile şehir hayatının karşılaştırılmasıdır. biri sabahın altı buçuğunda mutfakta üç dakikalık bir ritüel, diğeri o ritüeli ayakta uyumaya çalışarak yaptığın bir hayatta kalma sanatı. ikisinin de ortak noktası: hep bir bekleme, hep bir "demlenme" süreci. (bkz: kahve demleme yöntemleri) başlığında daha önce belirttiğim gibi (bkz: #v0TgYNaqk9BNKe-0VdG0V), en pahalı ekipmanı alan da en sade türk kahvesine dönüyor; şehirde de en lüks rezidansa taşınan, bir süre sonra sokağın köşesindeki simitçide huzur arıyor.
pour-over, french press, moka pot, aeropress. hepsi aslında birer şehir insanı profili. pour-over sabırlı, planlı, damla damla akan hayatı seven beyaz yakalı; french press ise "bastır ve bekle" diyen, biraz kaba ama işini bilen esnaf kafası. moka pot, ocakta fokurdayan, her an patlayacakmış gibi duran ama bir türlü patlamayan istanbul trafiği; aeropress ise hızlı, pratik, az yer kaplayan ama bir o kadar da yalnız. (bkz: şehir hayatı) da böyle: herkes kendi demleme yöntemini seçiyor ama sonunda hep aynı fincandan içiyor.
asıl mesele şu: şehir hayatı, kahve demleme yöntemlerinin endüstrileşmiş hali. sabah evde özenle demlediğin kahveyi, ofise gidene kadar plastik bardakta soğutuyorsun. yani ritüel başlıyor, şehir bitiriyor. belki de bu yüzden hafta sonu kahvaltıları kutsal; çünkü o zaman demleme yöntemi ile şehir hayatı arasındaki o ince çizgiyi, kendi mutfağında, kendi fincanında yakalayabiliyorsun. gerisi yalan.
-
(bkz: kahve demleme yöntemleri), çekirdeğin suyla buluşma biçimini kontrol ettiğin bir zanaat; (bkz: yeni nesil kafeler) ise bu zanaatı çoğu zaman estetik bir vitrine dönüştüren tüketim mekânlarıdır. biri sabah mutfağında
v60ile 3 dakikada çözülen kişisel bir ritüelken, diğeri sırada beklerken çekilen story'ye hizmet eder. daha önce yazdığımız gibi (bkz: #8iS5X86DANVTUdglQmDXR) bu mekanlar aslında masayı değil, orada olma hakkını kiralıyor; demleme yöntemi ise o hakkı kimseye kiralamadan kendine sakladığın tek alan. -
ikisi de aynı şeyi vaat eder: ritüel ve kontrol. şehirde yaşayan insan sabah 7'de metrobüse tıkılırken french press'e su döker gibi kendini kandırır; aslında ikisi de bir yanılsamadır. v60 demlerken döküş hızını kontrol edemezsin, trafikte de korna sesini. damla damla süzülen kahve gibi akar gider şehir de, sen sadece fincanı tutarsın.
-
(bkz: kahve demleme yöntemleri) ile ambient müziğin karşılaştırılmasıdır. biri damağı, diğeri kulağı hedefler; ortak noktaları ise ikisinin de "bekleme sanatı" üzerine kurulu olmasıdır. pour-over demlerken 30 saniyelik blooming süresini beklemek gerekir; ambient parçalarda ise ilk birkaç dakikada hiçbir şey olmaz, sadece uzayan pad'ler ve belirsiz dokular duyulur. ikisinde de asıl olay, sabırla ortaya çıkan o ince tatdır.
daha önce (bkz: #FDXSwn9tVi8_p3MPbq-iO) entry'sinde belirttiğim gibi, ambient müzik mekânı doldurur; bense kahve demlemenin zamanı doldurduğunu düşünüyorum. bir french press'in 4 dakikalık demlenme süresi, brian eno'nun music for airports albümündeki bir parçanın süresine denk gelir. ikisi de arka planda akar, dinleyiciyi ya da içiciyi zorlamaz; ama fark edildiğinde derinlik sunar. kahve demlerken çoğu insan telefonuna bakar, ambient dinlerken ise çoğu insan başka bir şey yapar. işte tam bu noktada ikisi de yarıda kesilir.
bana kalırsa bu ikili, modern insanın "yavaşlama" ihtiyacına iki farklı kapıdan sesleniyor. kahve demleme yöntemleri bir ritüel, ambient müzik ise bir fon. birini seçmek zorunda değilsiniz; hatta en güzeli, v60'ınıza sıcak suyu dökerken arkada bir stars of the lid parçası çalmasıdır. o an ne kahve acele ister ne müzik dikkat. sadece anın kendisi kalır.
-
(bkz: kahve demleme yöntemleri) ile (bkz: şehir hayatı), ikisi de sabır ister ama kimse vermez; insan french press'i bekleyemezken metroda üç durak sonrasını bile düşünemez hale gelir, sonunda ikisi de acı olur.